İlk defa 1937 yılında bir Türk doktoru olan Hulusi BEHÇET tarafından teşhis edilen ve bu nedenle uluslararası tıp camiasında Behçet Hastalığı ya da Behçet Sendromu olarak adlandırılan hastalık; özellikle deri altı, göz, beyindeki kan damarlarının iltihaplanmasına yol açan, sebebi bilinmeyen. nadir görülen, bağışıklık sistemi ile ilgili bir hastalıktır.
Daha çok 30-40 yaşlarında ve erkeklerde görülür.
Behçet Hastalığı başta Türkiye olmak üzere Çine kadar uzanan İpek Yolu üzerindeki ülke insanlarında diğer ülkelere nazaran daha sıkça rastlanmaktadır, fakat yine de dünyanın her yerinde Behçet Hastalığı görülmektedir. Dünya'da en çok Japonya, Türkiye ve İsrail'de görülür. ABDde de yaklaşık 20.000 kişi Behçet hastasıdır. Bu sebeple hastanın ırkına ve bulunduğu ülkeye bakılmaksızın Behçet Hastalığı ihtimali mutlaka değerlendirilmelidir.
Behçet hastalığı bulaşıcı değildir. Her ne kadar hastalığın kalıtımsal olduğuna dair şüpheler olda da bu sav ispatlanmış değildir. İki kardeşten biri Behçet hastası iken diğeri gayet sağlıklı olabilir.
Belirti ve bulguları nelerdir ? Behçet hastalığı kendine özgü belli bulguların varlığı ile teşhis edilir. Majör kriterler denen ve bu hastalıkta görülen belirti ve bulgular şunlardır:
- Ağızdaki tekrarlayan aftlar (aftöz ülserler) - Göz belirtileri : İritis, iridosiklitis, hipopiyon - Genital bölgedeki yaralar ve nongonakoksik üretrit - Deri lezyonları : Eritema nodosum, yüzeyel tromboflebit, deride püstüller, deride paterjik reaksiyon
Behçet Hastalığı esas olarak bir damar iltihabıdır Bu nedenledir ki bulgular, damar iltihabının olduğu yere göre ortaya çıkar.
Bulguların tümünün aynı anda ortaya çıkması şart değildir. Bazı bulgular hastalığın ilk yıllarında yok iken birkaç sene sonra ortaya çıkabilir. Bu nedenle bulgular ortaya çıktıkça bir yerlere yazılması ve dökümante edilmesi önemlidir. Bir doktorun görmesi için örneğin deride çıkan yaraların fotoğrafı çekilebilir. Behçet Hastalığında görülen bazı bulgu ve belirtiler aynı zamanda Lupus, Lyme ve Crohn gibi hastalıklarda da görülebilmektedir. Behçet Hastalığı teşhisi konmadan önce diğer hastalık
olasıklıklarını dikkate almak ve değerlendirmek için kan testleri ve/veya biyopsiler yapmak gerekir. Teşhiste yararlı olan fakat Behçet Hastalığının kriteri olarak kabul edilmeyen diğer belirti ve bulgular ise şunlar olabilir;
- Subkutanöz tromboflebit (deri yüzeyinin altındaki bir damarın enflamasyonu) - Arteriel tromboz (Derinin iyice altında yer alan bir damarın trombozu; bunun sonucunda kanın pıhtılaşması) - Epididimit (testisin üzzerinde yer alan epididim'in iltihabı) - Arterial oklüzyon - Merkezi sinir sisteminin tutulumu (harekette veya konuşmada güçlük yaşanması gibi bulgular) - Şiddetli baş ve boyun ağrısı (aseptik menenjit ihtimali) - Eklem ağrıları veya artirit - Hastanın ailesinde de Behçet Hastalığının olması
Bunların yanısıra aynı zamanda aşırı yorgunluk hissedilebilir; yorgunluk bir çok bağışıklık sistemi hastalığında olduğu gibi hastalığın bulgularını ağırlaştırabilir. Teşhiste kullanılan testler nelerdir ? Günümüzde Behçet hastalığı için kabul görmüş tek test paterji testidir. Steril saline çözültesinin deri altına enjekte edilmesinden 24-48 saat sonra bir papül yada püstül oluşması testin pozitif olduğunu gösterir. Testin sağlıklı olması için paterji testinin aktif Behçet semptomları görüldüğü zaman yapılması gerekir. Yine de aktif semptomlar görülmesine rağmen paterji testinin sonucu pozitif olmayabilir. Paterji testinin pozitif çıkması tek başına Behçet teşhisi konması için yeterli değildir ve mutlaka diğer belirtilerle birlikte değerlendirilmelidir. Test negatif çıksa bile, bir çok Behçet hastasında enfeksiyon sahasında enflamasyon reaksiyonu görülebilir. Teşhis için kullanılan bir başka araç ise kan alınarak bakılan hastanın HLA doku tipinin araştırılmasıdır. Bazı HLA doku tipleri Behçet hastalarında daha sık görülmektedir. Bu tipler HLA-B5 ve HLA-51 dir (ve diğer çok görülen alt gruplar); fakat Behçet teşhisi konması için bu HLA tiplerinin olması şart değildir. Yeni yapılan çalışmalar MICA geninin (A6 allele) teşhis için HLA doku tiplerin daha da yararlı olduğunu ortaya koymuştur.
Şu an için Behçet teşhisi için özgül olarak kullanılan bir laboratuvar testi yoktur. Rutin (her hastaya yapılan) tahlillerden Sedimantasyon (kanın çökme hızı) bazı hastalarda hastalığın alevlendiği dönemlerde artmaktadır fakat bu durum tüm hastalar için genellenemez. Bazı enzim düzeyleri de değişikliğe uğramaktadır. Bir çok hastanın test sonuçları gayet normal çıksa da hastada ağır semptomlar görülebilir.
Nedenleri nelerdir ? Behçet hastalığının kesin ve belirlenmiş bir nedeni henüz bulunamamıştır. Ancak bir çok uzman hastalığa yatkın insanlarda hastalığı başlatan (daha doğrusu tetikleyen) bir dış etki ya da virüslerden şüphelenmektedir.
Tedavi yolları nelerdir ? Hastalığın şu anda kesin bir tedavisi yoktur fakat çeşitli semptomları iyileştirmek için tedaviler bulunmaktadır. Örneğin ağızda çıkan yaraları iyileştirmek için kullanılan merhemler gibi. Siklofosfamid, Klorambusil, Azotiopirin gibi bazı immunosupressif (bağışıklığı baskılayıcı) ilaçlar tedavide denense de toksik (zehirli) etkileri nedeniyle devamlı kullanılamazlar
Genellikle sporcularda, toplu halde yaşanan yatılı okul ve kışla gibi yerlerde, ayak temizliğine dikkat etmeyen kimselerde sık görülür.
Parmak aralarına yerleşerek kaşıntılara sebep olur. Kaşınan yerlerde deri kızarır ve bazan da kanar. Ağrılı iltihaplar oluşabilir. Rahatsız edici "ayak kokusu" yapar.
Ne Yapmalı • Özellikle ayak temizliğine dikkat etmeli; her ayak yıkayışta parmak aralan iyice kurulanmalıdır.
• Her gün temiz çorap giymeli; asla naylon çorap kullanmamalıdır. • Doktora muayene olup mantarın cinsine göre vereceği antimikotik ilaçlar kullanılmalıdır. • Hastalık belirtileri geçse bile, en az bir ay tedaviye devam etmeli, hastalığın tekrarlamaması için temizliğe soıı derece önem vermelidir.
Tırnak Mantarı: Tedavi edilmeyen ayak mantarlarının gelişerek tırnaklan da etkisi altına aldığı gözlenmiştir. El tırnaklarına nadiren geçer. Tırnaklar kalınlaşarak parlaklığını kaybederler. İlerleyen vakalarda tırnaklar yerlerinden aynlarak çıkabilir.
Tırnak mantarında çok daha dikkatli bir tedavi gerekir. Doktor, uygun gördüğü takdirde, deforme olmuş tırnaklan sökerek tedaviyi kolaylaştırabilir. Altı ile on iki ayarasında değişen bir tedavi takvimi uygulanır
Botoks (botox botulinum toksini) , Clostridium botulinum adlı bakteriden elde edilen bir toksindir. Botox, sinir uçlarında iletimi sağlayan maddelerin salınımını engelleyip, sinirler ile sinirlerin ulaştığı organlar arasındaki iletimi durdurarak etkisini gösterir. Sinir iletiminin durması, sinirin ulaştığı organın işlevlerinin azalmasını ya da tamamen kaybolmasını sağlar. Botoxun etki mekanizmasından tıpta birçok alanda yararlanılmaktadır.
Plastik cerrahi alanında ise genellikle mimik kaslarının hareketleri ile ortaya çıkan yüzdeki çizgilenmeleri azaltmak ve aşırı terleyen bölgelerdeki terlemeyi azaltmak amacı ile kullanılır.
Mimik kaslarının yıllar boyunca çalışması, üzerini örten deri üzerindeki kıvrımları belirgin hale getirir ve böylece yüzdeki dinamik çizgilenmeler ortaya çıkar. En sık ortaya çıkan dinamik çizgiler, alın, kaşlar arası, göz kenarları ve ağız çevresinde görülür. Alın ve göz kenarlarındaki çizgiler kişiye daha yaşlı bir görünüm, kaşlar arasındaki çizgiler ise kişiye çatık kaşlı, kızgın bir bakış ifadesi verir. Mimik kaslarına botox uygulanarak bu kasların hareketleri zayıflatılabilir, kas hareketlerindeki azalma, üzerindeki derinin, kas hareketleri ile katlanmasını ve katlanmaya bağlı çizgilenmeyi de azaltır. Bu şekilde yaşlı ve kızgın olarak görünen yüz ifadesinde de belirgin bir düzelme sağlanır.
Botoks (botox botulinum toksini), ter bezlerine uygulandığında, ter bezleri ile sinir uçları arasındaki iletim de durdurularak ter bezlerinin çalışması azaltılabilir. Vücudun en çok terleyen bölgeleri, avuç içleri ve koltuk altı bölgesidir. Aşırı terleme ve buna bağlı ter kokusu şikayeti olan kişilerin terleyen bölgelerine botox uygulandığında şikayetlerinde düzelme sağlanır.
Botoks (botox botulinum toksini), injeksiyon şeklinde uygulanır ve ağrılı bir işlem değildir, injeksiyon anında hafif bir ağrı hissedilebilir. Mimik kaslarının hareketlerinde azalma istendiğinde mimik kaslarının içine, terleme şikayetinin azalması istendiğinde deri içine injeksiyon yapılır. Botoxun etkisi injeksiyonu takiben ilk hafta içinde ortaya çıkar ve etki süresi 3-9 ay olmakla beraber ortalama 6 aydır. Botox, etkisini yitirdiğinde uygulama tekrarlanabilir. 2 yıl boyunca düzenli olarak botox uygulanan kişiler uygulamaya aynı düzende devam ettiklerinde kaslarında belirgin bir zayıflama ve buna bağlı yüz ifadesinde değişim olabilir. Bu nedenle uygulamaların 2. yıldan sonra daha uzun aralıklarla yapılmasında yarar vardır.
Botoks (botox botulinum toksini)un sağlık üzerine ciddi bir yan etkisi yoktur. Uygulama sonrası geçici bir şişlik, morarma, nadiren de geçici olarak göz kapağında düşüklük yapabilir. Botoxun gebelik ve emzirme döneminde zararlı bir etkisinin olup olmadığı henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle gebelik ve emzirme döneminde botox uygulamalarının yapılmaması önerilir. Sinir-kas sistemine ait hastalığı olan kişilerde (Eaton-Lambert sendromu, myastenia gravis gibi) uygulanmamalıdır.
Özellikle erkek çocuklarını etkileyen sivilce (akne),birkaç sene sonra kendiliğinden geriler. Akneden yetişkinler nadir olarak şikayetçidir. Genelde, aknenin birkaç yıl sonra gerileyip tamamen kaybolacağını bilmek, gençleri teselliye yetmiyor. Bunu gidermek için her yola başvurabiliyorlar.
Akne oluşumunun ilk sıradaki sebebi cildin yağlı oluşudur.
Normalden daha fazla yağ salgılayan cilt, havayla temas edince, oksitlenmeye maruz kalır ve ciltteki gözenekler (porlar) tıkanır. Tıkanma sonucu ağzı kapanan porların içinde yağ birikimi oluşur ve sonra da iltihaplanır. İşte ilk etapta siyah nokta, daha sonra kırmızı sivilce diye adlandırdığımız aknenin oluşumu bu şekildedir. Sivilceye Karşı Ne Yapmalı Cildi temizlemek, temizlenmiş porların yeniden sıkışmasını sağlamak, cildi siyah noktalardan arındırmak cilde sağlık kazandıracaktır. Fakat uzun vadeli bir sonucu yoktur. Çünkü kirliliğe bağlı aknefer düzelirse de ergenliğe bağlı olanlara etkileri olmaz. Aknenin sebebini, cildin yüzeyinde değil, organizmanın çok daha derinlerinde aramak gerekir.
Yağ bezleri tarafından salgılanan sebum, porlar sayesinde dışarı atılır. Sebum salgılanması önemli boyutlara ulaşınca, cilt porlamaya başlar. İşte "yağlı cilt" dediğimiz cilt tipi budur. Ergenlik çağına geçişle birlikte, erkeklik hormonunun fazla çalışması, sebum salgılamasında artışa sebep olur. Yetişkinlerde ise akne oluşması, cildin bu hormona hassasiyeti yüzündendir.
Akneden şikayetçi kişiler de, cildin yağlı olmasının yanı sıra, porlar da saydam hücrelerle tıkalı durumdadır. İlk başta gözle görülmeyen bu tıkanıklık, kendiliğinden kaybolabilir veya tam tersine zamanla siyah noktaya veya içi beyaz cerahatli sivilceye dönüşebilir.
Por (gözenek) tamamen tıkandığında, sebum deri altında beyaz bir renk olarak birikir ve bu birikme deri üstünde görülür. İşte iltihaplı sivilce dediğimiz beyaz noktalar, yani "mikrokist"ler bunlardır.
Saydam hücrelerin üst üste yığılıp sebumla karışması, porların genişlemesine sebep olur. Genişlemiş porun havayla temas edip oksitlenmesinden siyah noktalar oluşur. Akneciklerde durum bu kadarla da kalmaz. Dışarı çıkamayan sebum yüzünden, yağ bezleri çatlar ve sebum derinin içine yayılır. Organizmanın buna tepki verip iltihaplanmasıyla, kırmızı renkli sivilceler oluşur.
Sivilceleri sorun edip siyah noktaları sıkarak yok olmalarını sağlayarak kurtulmayı düşünenler çok yanlış ve kaçınılması gereken yol izliyorlar. Çünkü bu şekilde yağ bezini çatlatma ve iltihaplanmayı çok daha önemli boyutlara taşıma tehlikesi vardır. Aynı şey kırmızı sivilceler için de geçerlidir. Sivilcelerden boşalan çukurlar pek çok insanın yüzünde ömür boyu kalacak izler bırakabilir.
Eczanelerde ve kozmetik mağazalarda satılan akne ilaçları, bakterileri yok etmek, onlarla savaşmak ve var olan aknenin ağırlaşmasını önlemek için kullanılır. Yalnız bu ilaçlar, cildi tahriş etmemelidir.
Cildi yağlı olanların fazla güneşte kalmamaları gerekir ve güneş yağı kullanmaları da mahzurludur.Stres, gerginlik, uykusuzluk ve sigara kullanımı akneyi azdıran unsurlardır. Akneiklere en iyi gelecek tedavi, cildi dinlendirmekle başlar. Oksijeni bololan yerlerde bulunmak, düzenli uyku alışkanlığına sahip olmak da akneyi yenmede önemlidir.
Hastalara zarar da verebilen ışın tedavisinde Yoğunluk Ayarlı Radyoterapi adlı yeni aygıt sayesinde başarı şansı yükseldi. FOTOĞRAF: VAHAP ŞATIR
Bilimdeki yenilikler hekimleri sevindiriyor: Gen haritaları hastalığın teşhis şansını güçlendiriyor. Hedefe yönelik geliştirilen ilaç tedavisi sayesinde yan etki kâbusu atlatılıyor. Işın tedavisinde doz ayarı inceliyor13/02/2005 (10504 kişi okudu)
BAŞLARKEN Kanser, kısırlık, estetik, alzheimer, parkinson, kalp... Tıp, her alanda baş döndürücü bir hızla gelişiyor. Yeni yöntemler, ilaçlar, tıbbi cihazlar sayesinde insanlara daha kaliteli ve sağlıklı bir yaşam sunuluyor. Artık, kanseri ölümle eşdeğer tutmak, sara kirizleri nedeniyle eve kapanmak, diyabet yüzünden her gün ensüline mahkûm olmak, kısırlık yüzünden anne-baba olmadan vazgeçmek tarihe karışıyor. Tıpkı bir zamanların çaresiz olarak nitelendirilen hastalıkları veba, çiçek, zatürree, verem gibi... Birkaç yıl öncesine kadar 24 saat süren, hastaların haftalarca yoğun bakımda kalmasına neden olan kalp, beyin ameliyatları artık birkaç saatte yapılabiliyor, hastalar ameliyat masasından kalkıp evine gidebiliyor. Hatta riskli ameliyatları artık robotlar gerçekleştiriyor. Göz alanındaki gelişmeler ise körlüğe kadar varabilen birçok hastalığın erken teşhis ve tedavisinde etkili biçimde kullanılıyor. Özellikle çok gelişen lazer teknolojisiyle neredeyse kusurlu göz kalmıyor. Estetik alanında da 'yüz güldüren' gelişmeler var. Artık yıllara meydan okumak isteyenler öğle tatili arasında bıçak altına yatmadan kırışıklıklarından kurtulabiliyor. Tıpta bugün gelinen son aşama ne? Son bir yıl içinde kaydedilen gelişmeler hayatımızda nasıl değişikliklere yol açıyor? Kanser, kalp, alzheimer, epilepsi, kalp, estetik ve plastik cerrahi, cinsel fonksiyon bozuklukları, diyabet ve göz alanındaki son yenilikleri, uzmanlarına sorduk.
Yaşam süresi artıyor, nüfus yaşlanıyor. Sigara tüketimi ise hız kesmiyor. Bu nedenle kanserin görülme sıklığı da artıyor. Ancak kansere boyun eğmek artık kader değil. Marmara Üniversitesi Hastanesi Onkoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Serdar Turhal, "Karşıma bir kanser hastası geldiğinde kendimi bir yıl öncesine göre daha az çaresiz hissediyorum" diyor. Yılın birkaç ayını ABD'deki St. Mary's Hospital'daki kanser hastalarını tedavi ederek geçiren Doç. Dr. Turhal'a göre, 10 yıl sonra bu hastalığı meme, akciğer kanseri gibi kaba tanımlamalarla konuşuyor olmayacağız. Kanserlerin yüzlerce küçük alt birimleri olacak. Bu nedenle de hiç kimsenin tedavisi bir başkasınınkine benzemeyecek, tedaviler bir bilgisayar programı hassaslığıyla yapılacak. Doç. Dr. Turhal, kanser konusunda bir yıl içinde meydana gelen yenilikleri anlattı. 1) Hedefe yönelik tedavi Şu anda onkolojinin en çok üzerinde durduğu alanlardan biri kanser hastalarında hedefe yönelik tedavi. Son bir yıl içinde kanser tedavisindeki başarı oranını yüzde 15 kadar artıran bu alandaki gelişmeler, özellikle kalınbağırsak ve akciğer kanserlerinde kullanılıyor. Peki bu yaklaşımın getirdiği yenilik ne? Bu soruyu basitçe şöyle açıklayabiliriz: Bir yıl öncesine kadar kanserli hücreleri öldürmek için kullanılan en yaygın ilaç kemoterapiydi. Çok etkili bir tedavi olmasına karşın kemoterapinin vücudun kanserli olmayan hücrelerine zarar vermesi maalesef kaçınılmaz: Saçları döküyor, ağızda yaralar oluşturuyor, uzun süre devam eden ishale, yorgunluk hissine, bulantıya neden oluyor...
Daha az yan etki Ancak hedefe göre geliştirilen yeni ilaçlar sayesinde kanser hastaları kemoterapinin hiçbir yan etkisinden zarar görmüyor. Bu ilaçların esası, kanser hücrelerinin üzerindeki bazı işaretleri tanımaya dayanıyor. Bunu şöyle detaylandırmak mümkün: Kanserli hücreler üzerinde normal hücrelerden farklı bazı reseptörler bulunuyor. Ve bu reseptörlere belli moleküller bağlandığı zaman kanser daha hızlı biçimde ilerliyor. Ancak, şu anda Türkiye'de de kullanılan yeni ilaçlarla, yapay moleküller yaratılıyor ve bunlar kanserli hücrelere aktarılıyor. Tümöre kilitlenen bu ilaçlar, kanserli hücrelerin hızlı biçimde bölünmesini engelliyor. Yani tümör daha büyümeden olduğu yerde sabitleniyor. Bu sayede hasta tedavinin hiçbir yan etkisini görmüyor, öyle ki çoğu zaman hastalar tedaviyi aldıklarını bile fark etmiyor. 2) Kanserin seyrini belirleme Kanser tedavisindeki bir başka sevindirici gelişme, tedaviye başlamadan önce yapılan incelemeler ve buna uygun bir planlamanın yapılması. Bu yaklaşımın getirdiği avantajları anlayabilmek için iki yıl öncesinde ve günümüzde meme kanseri teşhisi konulan birine yapılan uygulamaları kıyaslamak yeterli. İki yıl önce meme kanseri teşhisi konulan bir kadının kabaca iki özelliğine bakılıyordu. Bir, tümörün boyutu nedir, iki, lenflere sıçramış mı? Daha sonra hastanın kemoterapi alıp almayacağına karar veriliyordu. Ancak, o sıralar hekimlerin kafasını karıştıran soru şuydu: Tümör küçük olmasına karşın neden bazı hastalar kemoterapiden hiç fayda göremezken ve hastalıkları hızla ilerlerken, nasıl oluyor da kanseri çok geniş alana yayılanlar tedaviye daha hızlı yanıt veriyordu? Kemoterapi bazı hastalarda gerçekten de işe yaramıyor muydu?
Niye bazılarında daha etkili? Bu sorular hekimlerin kafasını kurcalarken, iki yıl önce ilk olarak meme kanserinde kullanılan ancak günümüzde akciğer ve kalınbağırsak gibi pek çok kanserde de kullanıma sunma imkanı beliren yeni bir yöntem keşfedildi: Gen haritaları. Yakın bir gelecekte meme kanseri olduğu kanıtlanan bir kadına tedaviye başlamadan önce ilk yapılan şey gen haritasının çıkarılması olacak. Bu yöntemle önce, tümör üzerinde nasıl genetik değişiklikler olduğu belirleniyor. Hangi genin nasıl bir hasara uğradığı ortaya çıkarılarak, kanserin geldiği aşama üzerinde fikir elde ediliyor. Hemen sonra da buna göre bir tedavi belirleniyor. Bu uygulama sayesinde kemoterapiden hiç fayda görmeyecek bir hasta boşuna bu yöntemin yan etkilerine maruz kalmıyor ve daha yararlı bir tedaviye yönlendiriliyor. 3) Destek tedavileriyle ilgili yenilikler Her ne kadar birçok yan etkisi olsa da kanser tedavisinde günümüzde en çok başvurulan yöntemlerden biri kuşkusuz kemoterapi. Son bir yıl içinde Türkiye'de de hastaların hizmetine giren bir başka yenilik, kemoterapinin bazı yan etkilerini minimuma indirmek. Kanser tedavisi deyince maalesef birçok kişinin ilk aklına gelen şey kusma. Bazı kanser hastalarının günde ortalama 10 kez kustuğu düşünülürse gerçekten ciddi olan bu sorun, yeni kullanılmaya başlayan ilaçlar sayesinde asgariye indiriliyor. Kemoterapinin bir başka yan etkisi ise kırmızı kan hücrelerinin düşmesi. Hastaları yorgun ve halsiz bırakan bu etki de artık yeni ilaçlar sayesinde hafifletilebiliyor. Yine kemoterapiden en çok zarar gören hücrelerden biri olan beyaz kan hücrelerinin azalması yakın-da piyasaya girecek ilaçlarla daha kolay teda-vi edilebilecek. Böylece vücudun mikroplara karşı savunması daha güçlü olacak. 4) Ağızdan kemoterapi ilacı Kanser tedavisinde kemoterapi ilaçlarıyla ilgili son yıllarda yeni bir dönem başladı. Damar yoluyla verilen kemoterapi ilaçları artık ağız yoluyla alınabiliyor. Peki bunun faydası ne? Kemoterapi ilaçları çok güçlü olduğu için damar yoluyla verildiklerinde geçtikleri damarı tahriş ederek orada bazı hassasiyetlere ve ağrılara yol açıyor. Hatta damarları büzdüğü için hastalar kemoterapiyi aldıktan aylar, yıllar sonda bile kollarını tam olarak açamayabiliyor.
Tedavi evde sürebilecek Ancak yeni teknolojiyle gittikçe daha fazla kemoterapi ilacı ağızdan alınabiliyor. Bu sayede hastalar, önümüzdeki yıllarda ilaçlarını evde alabilecek, hastane kuyruğunda beklemek, kemoterapi için uygun damar bulundu mu, bulunmadı mı gibi sıkıntılardan kurtulacak. 5) Yeni ilaçlar Yeni teknolojiler sayesinde kanser ilaçlarının diğer organlara verdiği olumsuz etkiler de asgariye indiriliyor. Örneğin kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, kalbe kadar ulaşarak bu bölgeye zarar verebiliyor. Yan etkileri minimumda tutmak için bu ilaçlar, şimdiye kadar bazı hastalara gerekenden daha sınırlı veriliyordu. Bu da tedaviye hızlı yanıt vermeyi engelliyordu. Ancak yeni keşfedilen bazı moleküllerle, ilacın başka bir organdaki zararlı etkisi ortadan kaldırılabiliyor. Hatta bilimadamları bu moleküllerün yapısıyla oynayarak aynı ilacı haftada üç kez vermek yerine ayda bir kez verme şansını elde ediyorlar. Bu da hastanın hastaneye gitme sıklığını azaltıyor. Bir diğer yenilik de, bazı kanser ilaçlarının değişik türlerde de başarı sağlaması. Bu konuda en iyi örnek prostat kanseri. 1980'lerden itibaren prostat kanserinde sürekli bir tedavi arayışı sürmüş, fakat somut bir gelişme elde edilmemişti. Ancak yaklaşık bir yıl önce, yapılan araştarmalarla diğer kanser türlerinde kullanılan ilaçların prostat için umut olabileceği ıspatlandı.
Radyoterapide hedefe tam isabet Kanserli hücrelerin yayılmasını önleyen radyoterapi tedavisinde 'yoğunluk ayarı' sağlayan bir cihaz hizmette. Artık tümöre doğrudan 'nokta atışı' yapılabilecek
Radyoterapi (ışın tedavisi), kanserle savaşta uzun yıllardır kullanılan tedavilerden biri. Tümör hücrelerinin çoğalmasını önleyen radyoterapi, kemoterapinin aksine sadece uygulandığı bölgede etkili olan bir seçenek. Dolayısıyla bu tedavi yöntemi, hastalığın aynı yerde nüksetmesini önlemeyi amaçlayarak, tümörün başka bölgelere sıçramasını engelliyor. Kontrolü zordu Fakat, radyoterapi günümüzde bazı hastalarda istenilen sonucu yeterli ölçüde sağlayamıyor. Özellikle omurilik, tükürük bezi, ağız içi, genital bölge gibi hassas bölgelerin radyasyona duyarlı olması nedeniyle radyoterapi dozlarının kontrolünde zorluklar yaşanıyor. Ancak, 'yoğunluk ayarlı radyoterapi' (YART) adı verilen yeni bir cihaz sayesinde artık radyoterapi tedavisinde yeni bir dönem başlıyor. Metropolitan Florance Nigtingale Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Bölümü'nden Dr. Şefik İğidem, YART'ın daha önceki radyoterapi tekniklerinden farkını şöyle açıklıyor: "Daha önceki teknikler, tedavi edilecek organı veya tümörü iyi lokalize edemiyordu. Yani, tümörün nerede olduğunu tam olarak bilemiyorduk. Bu yüzden de ışın tedavisini daha geniş bir alana uygulamak zorunda kalıyorduk. Bu da bizim için daha fazla yan etki anlamına geliyordu. Tümörün tam yeri bulunuyor Oysa YART adlı cihaz, tomografi bazlı planlama teknikleri sayesinde tümörün ve risk altındaki organların nerede olduğunu tam olarak belirliyor. Ve tedavi kriterlerini buna göre programlıyor. Cihaz, risk altındaki organlar üzerinde doz yoğunluğunu da ayarlayabiliyor. Böylece hassas bölgeler ve organlar boşuna radyasyon etkisine maruz kalmıyor. Doz, sabit yoğunluklu bir hüzme olarak değil, değişik yoğunluğa sahip binlerce hüzme şeklinde veriliyor. Bu da ağız içi, geniz bölgesi gibi tümörlerde veya bağırsak ve idrar torbasına komşu bölgelerdeki tümörlerde yan etkileri azaltıyor. Özellikle ağız kuruluğu, omurilik hasarı, bağırsak kanaması gibi istenmeyen sonuçların görülme riskini düşürüyor." Birkaç ay içinde önce İstanbul'da Metropolitan Florance Nightingale Hastanesi'nde kullanılmaya başlanacak olan YART, şu anda ülkemizde çeşitli üniversite hastaneleri ve özel merkezlerde kurulma aşamasında. Bu ilaç tedavi etmiyor! Doç. Dr. Serdar Turhal, Türkiye'de de kullanılan ve akciğer kanseri için ümit vaat ettiği düşünülen 'Iressa' adlı ilacın kemoterapi alan hastalarda etkili olmadığının kanıtlandığını söylüyor. Bu ilacın Türkiye'de Marmara Üniversitesi de dahil sekiz merkez tarafından bir yıl önce denenmeye başlandığını anlatan Doç. Dr. Turhal, "Ancak sonuçlar çok olumsuz. Yaklaşık bir ay önce ABD'de bazı eyaletlerin sağlık sigorta sisteminin bu ilacı ödemediğini gördüm" diyor. Doç. Dr. Turhal, Iressa'nın kemoterapi almayan hastalara faydası konusunda araştırmaların sürdüğünü söylüyor. Tıpta Son Yenilikler (2)
15 yıllık çalışma ilk meyvesini verdi. Yeni ilaçlar kanserli hücreleri değil bu hücrelerin büyümek için ihtiyacı olan ortamı yok ediyor. Böylece hastaların ortalama ömür süresi yüzde 30 artıyor
Kanseri boğmak Son 15 yıldır sürdürülen çalışmalar sonucu kanseri boğarak öldürebilen ilaçların ilk örnekleri geçen yıl ABD'de kullanıma girdi. Bu, bir devrim niteliğinde. Yaklaşık 50 yıldır kanser tedavisi, tümörlü hücreleri zehirleyerek öldüren ilaçlarla yapılıyordu. Ancak bu yöntem kullanılırken normal hücrelerin zarar görmesi engellenemiyordu. Sonuçta da saç dökülmesi, bulantı, kusma, halsizlik gibi yan etkiler ortaya çıkıyordu. Oysa artık amaç, kanser hücrelerinin kendisi değil, kanser hücresinin lojistiğini yok etmek. Gelinen aşama özetle şöyle: Normalde vücutta var olan damarların dışında yeni damar oluşumu yok. Ancak, acil durumlarda yeni damarlar yaratılabilir. Elimiz kesildiğinde vücudumuz, yara iyileşene dek orada yeni damar inşa eder. Tıpkı bir ordunun lojistik hatlara ihtiyacı olduğu gibi, bir tümörün de büyüyebilmesi için kan damarlarına gereksinimi var. Tümörün yaşayabilmesi için en yakın damardan en fazla 1 milimetre uzakta olması şart. Yoksa bir topluiğne başı kadar büyüyebilir. Bu da hastalık yapmaz. Ancak tümörler, varlıklarını sürdürebilmek için yakınlarındaki kan damarlarına bazı sinyaller yollayarak yeni kan damarları meydana getirir. Bu küçük kanallar, gelişmesi için ihtiyaç duyduğu besini ve oksijeni tümöre taşır. Dolayısıyla kanser yaşamını sürdürmek, büyümek için elverişli şartlara kavuşmuş olur. İşte kanseri boğarak öldürmek yöntemi bu aşamada devreye giriyor. Bu sınıf ilaçlar, bir tümörün damar oluşturması için yolladığı sinyalleri veren anteni kırıyor, bozuyor ya da bloke ediyor. Böylece kanser orada besinsiz ve oksijensiz kalıyor, bir anlamda boğuluyor. Yöntemin en heyecan verici yanı, potansiyel olarak çok az yan etkisi olabilecek bir tedavi. Yeni kan damarı oluşumu kapatılınca tümör cinsine bakılmaksızın birçok tümöre karşı etkili bir tedavi yapılıyor. Peki kanseri boğarak öldürme tedavisinde hangi aşamadayız? Henüz emekleme çağında. Yine de şimdiden ABD'de FDA onayı almış bir ilaç var. 'Avastin' adlı bu ilaç, yayılmış bağırsak kanserinde ilk seçenek tedavilerden biri olarak kullanılmaya başlandı. Kemoterapiyle birlikte etkisi daha da artıyor. Yani kanser 'bir yandan kemoterapiyle tokatlanıp, bir yandan da bu ilaçlarla lojistikten yoksun bırakılıyor'. Böylece, hastada ortalama ömür süresi, eskiye göre yüzde 20-30 kadar uzayabiliyor. Türkiye'de bu ilaçlar henüz kullanılmıyor ama kısa bir süre sonra gelmesi bekleniyor. Kanseri boğarak öldürmek yönteminin aynı prensiple bazı romatizmal hastalıklar, eklemlerdeki bozulmaları önleme, şeker hastalığı ile gelişen görme bozukluklarında da kullanılabileceği öngörülüyor. Genetik çalışmalar Önümüzdeki 10 yıl içinde köklü değişiklikler genetik alanda olacak. Birkaç yıl önce insan genetik kitaplığının kodu çözüldü. Yani artık şifremizi biliyoruz. Mesela ortaçağda yaşayan bir çiftçisiniz. Elinize Boeing 747'nin nasıl yapılacağına dair bir kitap verildi. Kitapta her parçanın teknik özellikleri, nasıl kurulacağı anlatılmış. Hayatınızda hiç uçak görmemiş dahi olsanız, elinizdeki bilgilerle çok şey öğrenebilirsiniz. Gen haritası da buna benziyor. p53 diye adlandırılan bir gen konusunda ilginç gelişmeler var. Bu genin özelliği, hasar gören hücrelere intihar etmesini emretmesi. Herhangi bir nedenle hasar gören bir hücrenin bozuk yapısının daha sonraki hücrelere aktarılmaması için p53 geni aktive olarak bu hücrelerin kendi kendini öldürmesini sağlıyor. Araştırmalara göre p53, akciğer, pankreas, başboyun kanserlerinde çalışmaz durumda. Şimdi hiç de hayali olmayan bir senaryo: p53 genini bir akciğer kanseri hastasının tümörüne geri verdiğinizi düşünün. Tümörlü hücreler intihar edecek ve kanser ortadan kalkacak. Bu teknik henüz klinik deney aşamasında ama gelecek için çok umut vaat ediyor. Kemik iliği, kök hücre Kemik iliğindeki kök hücreler, aldıkları sinyallere bağlı olarak değişime uğrayan ve birçok değişik kan hücresini tek bir kaynaktan oluşturan hücreler olarak tanımlanıyor. Bu hücreleri damarlarda dolaşan kandan elde etmek ve hastalara vererek onların vücutlarında kan yapılmasını sağlamak mümkün. Kanser hücreleriyle kirlenme riskinin daha az olması kök hücre naklinin kanser tedavisinde kullanılmasına olanak tanıyor. Nakil sırasında, daha önceden toplanan kök hücreler hastaya damardan veriliyor ve bu hücreler kemik iliğine yerleşerek kan yapmaya başlıyor. Kemik iliği ve kök hücre nakli günümüzde birkaç ana nedenden ötürü kullanılıyor. Tedaviye dirençli olan bazı kanserlerde yüksek doz tedavi verebilmek bu nedenlerden biri. Çok yüksek dozlu tedavi, çoğu kez kemik iliğindeki hücreleri de öldürdüğü için normalde mümkün değil. Ama tedavi sonrası hastaya ilik ya da kök hücre nakli yapılırsa kemik iliği yeniden normal çalışmaya başlayabiliyor. Diğer neden ise kemik iliği kökenli bazı kanserlerin yok edilmesi. Akut myelositik ve lenfositik lösemi, kronik myelositik lösemi ve özellikle multiple myeloma gibi bazı kan kanserlerinin ve bazı lenf kanserlerinin tedavisinde son yıllardaki gelişmelerle kök hücre naklinin artık kabul edilmiş bir yeri var. Türkiye'de bazı üniversite ve özel hastanelerde uygulanabiliyor. İkinci ameliyata son... Kanser konusunda yüz güldürücü gelişmelerden biri de her 100 bin kişiden beşinde ortaya çıkan beyin tümörüyle ilgili. En yaygın tedavi yöntemi ameliyat. Ancak bu hem çok zor hem de riskli. Çünkü tümörler bazen konuşma, hareket veya görme merkezinin yakınında olabilir. Bu da kalıcı hasarlar oluşturabilir. Ancak yaklaşık altı aydır, tıp teknolojisindeki yeniliklerden biri olan 3 Tesla MR adı verilen cihaz sayesinde beyin tümörleri ameliyatları kolaylaştı. Acıbadem Kozyatığı Hastanesi radyoloji uzmanı Dr. Alp Dinçer, bu cihazın klasik görüntüleme cihazlarından farkını iki ayrı vaka örneğiyle açıklıyor: "Klasik uygulamada hastanın tümörü sadece ameliyat öncesinde görüntülenir. Daha sonra tümör bölgesine yönelik ameliyata başlanır. Cerrah, kafatasını açar, tümör bölgesine ulaşır ve görebildiği kadar tümörü çıkarır. Büyük bir bölgede çalışamaz, beyne zarar verme olasılığı vardır. Ya tümör kalmışsa! Dolayısıyla cerrah tümöre eriştiğinde onu her zaman tam olarak çıkardığından emin olamaz. Tahminen ameliyatın ertesi günü çekilen MR'da neler olup bittiğini görebilir. Tümör kalmışsa hastayı ikinci ameliyat bekler. Şimdi de başka bir beyin tümörlü vaka düşünün. Kafatası açılan hastanın ameliyat sırasında 3 tesla intraoperatif cihazı sayesinde tümörünün büyüklüğü, yeri gibi her ayrıntısı incelenebilir. Diyelim, cerrah tümöre ulaştı ve o sırada görüntülemeye ihtiyaç duydu. Hemen MR cihazıyla hastaya bakılabilir. Gerçekten tümörün ne kadarı alınmış, ne durumda, ne kadar normal dokulara yakın çalışıldı, tümörün içi ne kadar kanamış... Bunların hepsini görme şansı elde ediyoruz. Ameliyat sonlandırılmadığı için gerektiğinde 30 saniye sonra operasyona kaldığı yerden devam edebiliyoruz. Böylece ikinci ameliyat olasılığı ortadan kalkar. Bu teknolojiye bugün için Türkiye'de sadece Acıbadem Hastanesi sahip bulunuyor." Bir testle kanser riski belirlenebilir Gen çalışmaları alanındaki gelişmeler sayesinde şimdiden bazı kanser türleri için risk olasığılını ortaya çıkarmak mümkün. Dr. Kerim Kaban, özellikle meme, yumurtalık ve bağırsak kanserleri için basit bir testle risk olasılığının belirlenebildiğini söylüyor. Kaban'a göre, yakın akrabalarınızda bu kanserlerden biri varsa, sizi hangi genin bu kanserlere hassas hale getirdiği biliniyor: "Bir kan testi yapıyoruz ve sizde DRCA 1 ve DRCA 2 geni varsa, diyoruz ki, meme kansere riskiniz yüzde 50. Bütün meme kanserlerinin sadece yüzde 10'u genle açıklansa bile bu hiç de az bir rakam değil. Eğer bu gen sizde olmasaydı, riskiniz yüzde 10-14 olacaktı."
Internetin, doğru kullanılmadığında zararlı olabileceği konusunda çocuklarınızı uyarın. Çocuklarınızın, Internet hakkındaki düşüncelerini ve bilgilerini günlük olarak takip edebilir, böylece yanlış bildikleri konuları düzelterek onları yönlendirebilirsiniz.
2
Internete bağlanmak için yalnız sizin bildiğiniz bir şifre kullanabilirsiniz. Böylece çocuklarınızın Internete ne zaman bağlandıklarından haberdar olabilirsiniz.
3
Bilgisayarı çocuğunuzun odasına koymak yerine, herkesin sık kullandığı bir odaya yerleştirin. Böylece çocuğunuzun, uygun olmayan sitelere gitmesine kolaylıkla engel olabilirsiniz.
4
Beş yaşından küçük çocuklarınızın tek başlarına bilgisayar ve Interneti kullanmalarına izin vermeyin. Bilgisayar ve Internet kullanma saatlerini sınırlandırarak ve bu saatlerde çocuğunuza eşlik ederek, çocuğunuzun güvenliğini ve denetimini sağlayabilirsiniz.
5
Çocuklarınızın Interneti uygun kullanıp kullanmadıklarını, sık kullanılanlar ya da daha önce girilen sayfaların listesini kontrol ederek denetleyebilirsiniz.
6
Internetin doğru kullanımı hakkında bildiklerinizi, arkadaşlarınızla ya da çocuklarınızın arkadaşlarının ebeveynleri ile paylaşabilirsiniz. Böylece çocuğunuzun, arkadaşlarının evinde de güvende olmasına yardımcı olabilirsiniz.
7
Çocuğunuz yanınızdayken uygun olmayan sitelere girmeyin. Çocuklarınız için uygun olmadığını düşündüğünüz sitelere girdiyseniz GEÇMİŞ bölümünden bu siteleri silebilir böylece çocuğunuzun daha sonra bu siteye ulaşmasını önleyebilirsiniz.
8
Çocuğunuzu Internette tanıştığı kişilerle, hiçbir şekilde telefonda konuşmaması ya da herhangi bir şekilde buluşmaması konusunda uyarın.
9
Eğer Internet aracılığıyla çocuğunuzdan bilgi isteniyorsa, sitenin güvenli olup olmadığını mutlaka kontrol edin. Bu bilgilerin ne amaçla kullanılacağını öğrenin ve bu bilgilerin üçüncü şahıslara ulaştırılıp ulaştırılmayacağı konusunda bilgi edinin.
Uzaydan bakıldığında ince, uzun bir dere gibi görülebilen, insan eliyle yapılmış tek eser olan Çin Seddi kuzeybatısı boyunca uzanan dünyanın en uzun savunma duvardır. Kalıntıları Po Hay körfezinde deniz kıyısında başlar. Pekin'in kuzeyinden geçerek batıya yönelir ve Huang-Ho nehrini ikiye bölerek güneybatıya uzanır. Gobi Çölü'nün güneyinden batıya yönelerek devam eder.
İlk set, M.Ö.7. yüzyılda Chu Krallığı tarafından, günümüzdeki Henan eyaletinde yapılmış olup fazla uzun değildir. M.Ö.3. yüzyılda Hun, Tunguz ve Moğolların saldırılarını durdurmak ve ülkenin kuzey sınırlarını korumak için İmparator Qin Shin Huang (Çe-Huang-Ti), burayı boydan boya aşılmaz bir savunma duvarıyla kapatmaya karar verdi. M.Ö.221 yılında daha önceki krallıkların yaptırdığı duvarları birleştirek uzattı. M.Ö.3. yüzyıldan M.S.17. yüzyıla kadar Çinliler seddi uzatmaya devam etmişlerdir. Seddi onaran ve savunma amaçlı kullanan son hanedan Ming Hanedanı (1368-1644) olmuştur.
Seddin yıkılmış olan kısımlarıyla birlikte uzunluğu 10.000 kilometreyi bulur. Bugün ayakta duran kısım Ming Hanedanı devrinden kalan 3.000 kilometrelik settir. Ancak asıl inşaat, M.Ö.221 ile M.S.608 yılları arasında yapılmıştır.
Seddin kalınlık ve yüksekliği yer yer değişir. Genellikle duvarın yüksekliği 7-10 metre, taban kalınlığı 7 metre ve üst kalınlığı ise 6 metre civarındadır. Üzerinde atlar ve arabalar gidebilmektedir. Duvar boyunca siperlik ve okçu delikleri vardır. 200 metrede bir gözetleme kulesi veya kale ve 9 kilometrede bir fener kulesi bulunur. Duvar üzerinde yer yer saray ve tapınaklara da rastlanır. Bazı yerlerde setler, kademeli savunmaya imkan verecek şekilde bir kaç sıra halinde yapılmıştır.
Çin Seddi, en uzun sürede yapılan ve en çok insan çalıştırılan yapıdır. M.S.555'te Beijing ile Datong arasındaki 500 km.lik duvarın yapımında 1.800.000 kişi çalıştırılmıştır. Badaling dağının üzerinden geçen seddin sadece 200 metrelik kısmını yapmak için bile binlerce kişi çalıştırılmış ve bu kişilerin isimleri bir taşa yazılmıştır.
Antik Mısır, Antik Çağ'daki en büyük medeniyetlerdendir. M.Ö. 3050 yılları civarında kuruluşundan önce, güney Mısır ve kuzey Mısır olarak ikiye ayrılmaktaydı. Güney Mısır, Nil nehri boyunca uzanan verimli vadi, Mısır tarihinde Yukarı Mısır olarak, kuzey Mısır, delta ise Aşağı Mısır olarak geçer. Yukarı Mısır'ın tarihine değin bulunan en eski bilgiler M.Ö. 5000'li yılları göstermektedir; ancak kurucusu Tiu'nun doğum tarihi ya da yaşadığı dönem hala sırdır. Aşağı Mısır'a gelince, bilinen kurucusu Ro en ünlü kralı da Scorpion King - Akrep Kral filminde de ilham alınan Scorpion of Egypt (Mısır Akrebi), Zekhen'dir. Yukarı Mısır'ı kendi yönetimi altında birleştiren Zekhen'den sonra kral olan Narmer, Delta bataklıklarına doğru yayılmayı sürdürmüştür.
Narmer'in kuzey Mısır'daki; Wazner'in guney Mısırdaki egemenliği sonrasında; Hor-Aha (ya da Menes olarak bilinir) birleşik Mısır İmparatorluğu'nun ilk firavunuydu.
Antik Mısır; Augustus Caesar'in liderliğindeki Roma İmparatorluğu tarafından M.Ö. 30 yılında ele geçirilmiştir. M.S. 7. yüzyılda Araplar burada egemen olmuş ; 1517 yılında ise Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılmıştır. 1882 yılında da Mısır ; İngiltere'nin kolonisi olmuştur.
Mısır Şehir Rehberi
Coğrafik olarak, Aşağı ve Yukarı şeklinde tanımlanan Mısır'da ekonomi; turizm, Nil ve aluvyonlu mümbit topraklarda yetişen Dünya'nın en kaliteli uzun elyaflı pamuğu Gize ile tekstil ürünleri ihracatına dayanmaktadır. Müslüman Kardeşler Örgütü'nün çeşitli dönemlerde Piramitlerde, Şarm El Şeyh'te gerçekleştirdikleri bombalı saldırılar turizm gelirlerini dönemsel olarak etkilese de Uzak Doğulu turistler için Mısır her zaman çekim merkezidir.
Gize Piramitleri: Mısırda görmeniz gereken en önemli yerlerdendir. Milattan Önce 3000 yılına kadar uzanan geçmişiyle bu yapılar sırasıyla Keops, Kefren ve Menkor Piramitleri Gize Çölünün hemen tepesinde sıralanmaktadır. bu üç piramidin en büyüğü olan "Keops" dünyanın yedi harikalarından biridir. Bu üç piramit devirlerinin firavunları tarafından yaptırılmış olup halen nasıl yapıldıkları hakkında kesin bilgi yoktur. Bu piramitlerden sadece "Kefren" ziyarete açıktır.
Sfenks: Tüm Mısır yapıtlarının içersinde belki de en akılda kalıcı eser "Sfenks" tir. tek parçalık kumtaşının oyulmasıyla yapılan eser insan başlı aslan gövdeli olarak Kefre'nin mezarını beklemektedir. Sfenks Yaşayan görüntü manasına gelmektedir. Yapı 73 metreye 20 metre ölçeklerindedir, Memluklular savaş sırasında Sfenks'i atış tahtası olarak kullanmaları sonucunda burnu ve sakalı hasar görmüştür.
Mısır Otelleri
Sitemizden; Mısır otelleri ile ilgili bilgilere ulaşabilir rezervasyon işlemlerinizi gerçekleştirebilirsiniz...
Mısır Turları
Kahire | Sharm | Nil | İskenderiye şehir turları, Nil nehri turu, sharm dalış turu ve dahası için lütfen bizimle irtibata geçin...
Rezervasyon için telefon numaraları; 0212 518 61 94 - 95
Dalış Turları
Sharm El Sheikh çevresinde yapılan dalış turları ile dalış meraklılarını cezbetmektedir. Dünya'nın en büyük ve en güzel dalış merkezlerinden biridir...
Piramit Gezileri
Keops Piramidi Gize’de antik Memfis mezar kentinde bulunan üç piramitten en eski ve geniş olanıdır.M.Ö.yaklşık 2.560 yılında ,20 yıl üzerinde dönemi içeren bir zamanda inşa edildi.Pramidin Mısır'ın dördüncü hanedanı firavun Khufu ya bir mezar olarak inşa edildiğine inanılır. Bugün Mısır’ın başkenti Kahire’nin bir parçasıdır. Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eserdir.
Nil Gezisi
Nil nehiri, dünyanın en uzun nehridir (6.650 km). Afrika kıtasının üçte birini kaplar. Güneyden kuzeye doğru akar ve üç ana kolu vardır: Beyaz Nil, Mavi Nil ve Atbera. Nehrin en uzaktaki kaynağı Burundi'deki Doğu Afrika Göller Bölgesi'ndeki Kagera nehri olarak doğar ve Tanzanya, Ruanda ve Uganda sınırlarını oluşturarak Victoria gölüne katılır. Asıl Nil nehri bu gölden Victoria Nili olarak çıkar. Kyoga ve Albert Göllerinden geçtikten sonra Albert Nili olarak yoluna devam eder. Nimule'de Sudan'a giren nehrin ana kolu, Melekal yakınında Bahrü'l Gazal ve Sobat Nehirleriyle birleştikleri yere kadar Bahrü'l Cebel, Mavi Nil Nehri ile birleştiği yere kadar da Beyaz Nil Nehri olarak anılır.
Kahire
Kahire (Arapça:al-Qāhira - "galip"), Mısır'ın başkenti ve Arap dünyasının en büyük şehridir. Şehirin ismi Mısırlılar tarafından çoğu kez ülkenin ismi olan Arapça Misru, Mısır arapçası Masr olarak adlandırılır.
Kahire şehir merkezinde 7.734.614, banliyöleriyle 15.502.478 nüfusuyla (1 Ocak 2005 itibariyle) Afrika kıtasının en büyük metropolü konumundadır. Şehir, Mısır devlet başkanı tarafından atanan vali tarafından idare edilmektedir.
Sharm El Sheikh
"Sharm el Sheikh" şehri Mısır'ın en işlek ve en modern kentlerinden biri olma özelliği bulunmaktadır. 20 sene önce ufak bir köy görünümünde olan şehir, gizli bir çok güzelliği içinde barındırdığı fark edildiğinde, dünyanın gözünü üzerine çevirmiştir.
Şehrin muhteşem doğası ve dalış merkezlerini içinde bulundurması nedeniyle Mısır'ın en çok konuşulan şehirleri arasında yer almaktadır.
İskenderiye
İskenderiye, Mısır'ın Akdeniz kıyısında bulunan ikinci büyük şehridir.
M.Ö. 332 yılında Büyük İskender tarafından kurulmuş ve adını kurucusundan almıştır. Eski çağlarda dünyanın yedi harikasından biri olan feneri ve zamanının en büyüğü kütüphanesiyle tanınan İskenderiye, bugün Mısır'ın turizm açısından önemli şehirlerden biri durumundadır.
Aswan
Bu bölge zengin tarihinin yanısıra Mısır'ın gelişiminde önemli rol oynamıştır. yüzlerce önemli tarihi yere sahiptir. . Bölge Aswan'dan güneye Nasır gölüne kadar uzanır. Tarihi alanlar Aswan ve civarı yanısıra Nasır'ın sahillerinde de bulunur.
Abu Simbel
Eski Mısır firavunlarından Ramses II (M.Ö. 1301-1235) devrine ait en önemli eser olan Abu Simbel Tapınakları; Nil Nehri kıyısında, Nübya Çölü kenarındaki Abu Simbel Dağı'nın kayaları oyularak yapılmış biri büyük, diğeri daha küçük olan yeraltı tapınaklarıdır.
Büyük tapınak, 55 metre kaya içine uzanır. Eski Mısır'ın üç büyük tanrısı Ra, Amon, Harakhkes'e ve firavunun kendisine sunulmuştur.
Doğum fizyolojik bir olaydır. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde doğum sırasında anne adayına yardımcı olmak için farklı alternatifler sunulmaktadır.
Farklı uygulamalardaki ana amaç anne adayının doğum eylemi sırasında kendini daha rahat hissetmesini sağlamaktır.
Alternatif Doğum Yöntemleri: Ev doğumları Bradley metodu Lamaze Yöntemi Hipnoz ile doğum Maia Stool births SUDA DOĞUM
Neden alternatif doğum anlayışına gerek var? Doğum ağrısını ve korkusunu en aza indirgemek Normal doğuma özendirmek Sezaryen oranlarını düşürmek Maliyeti düşürerek ülke ekonomisine katkı sağlamak Anne adaylarına doğum için seçenekler sunmak
Sezeryen Oranları: Maternal ve perinatal mortalite ve morbiditeyi en aza indiren, kabul edilebilir sezaryen oranı WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından % 15 olarak belirlenmiştir (1985).
Sezaryen son yüzyılda en sık uygulanan cerrahi prosedür haline gelmiştir. USA’da sezaryen oranı % 22-23’dür.
Ülkemizde tam bilinmemekle birlikte sezeryen oranı % 50’lerdedir. Bu artışta hem gelişen cerrahi ve teknolojik yöntemler nedeniyle operasyonun riskinin azalması rol oynamakta hem de elektif sezaryen kavramının artık çiftler ve doktorlar tarafından yaygın olarak kabul görmesi neden olmaktadır.
Doğumda Ağrı Azaltıcı Yöntemler: Suda doğum Lamaze metodu (psikoprofilaktik metod) Epidural Anestezi Spinal anestezi Genel anestezi Doğum eyleminde sistemik ağrı kesici uygulamaları Paraservikal blok Lokal anestezi Doğum sonrası uygulanan ağrı kesici ilaçlar ve yöntemler
Suda doğumda amaç nedir?
Su altında doğumdaki ana amaç, kişilerin streslerinin azaltılması, doğumda kullanılan ağrı kesici ilaçların azaltılması, doğumun daha hızlı, daha konforlu ve rahat bir şekilde seyretmesi ve perine-vajina kaslarının mümkün olduğunca gevşetilmesidir.
Suda doğum yaptıran hekimler; ılık suyun sakinleştirici ve ağrı giderici etkileri olduğunu ve bu etkinin gebenin kendisini daha rahat hissetmesine ve doğumun daha kolay geçmesine yardımcı olduğunu ileri sürmektedirler.
Tarihçe Aristotle (MÖ 6.yy), suyun hayatın en önemli prensibi oduğunu ifade etmiştir. Yine eski Mısır'da seçilmiş bazı bebekler su içinde doğurtulurdu.
Bilimsel kayıtlara geçen ilk su altı doğum ise 1803 yılında Fransa'da yaşayan bir kadının, hekim yardımı olmaksızın bir tesadüf sonucu, doğumu kendi kendine gerçekleştirmesidir.
1960'lı yıllarda ilk defa eski Sovyetler Birliği'nde Igor Charkovshy bu konuda deneme çalışmalarına başlamış, Onu 1978-1985 yılları arasında Fransa'da yaşayan Dr. Michel Odent izlemiş ve su altında pek çok doğumu gerçekleştirmiştir.
Suda doğum uygulamaları daha sonraları bir ara güncellik kazansa da belirli bölgeler dışında yaygınlaşmamıştır. Günümüzde eski Sovyet Cumhuriyetleri, İngiltere ve Fransa'nın bir kısmı ile Amerika Birleşik Devletlerinde sınırlı sayıda klinik ve hastanelerde uygulanmaktadır.
1994-1996 yılları arasında İngiltere'de gerçekleşen doğumların %0.6'sı suda olmuş ve bu doğumların da %9'u evde ebe yardımı ile gerçekleşmiştir. Bu doğumlarda bebek ölüm oranı binde 1.2 olup istatistiksel olarak normal doğumdan farklı değildir.
Suda doğum nasıl gerçekleşir? Tam teşekküllü hastanelerin bazılarında suda doğum için özel olarak hazırlanmış küvetler mevcuttur. İdeal olarak 37 santigrad dercede su içine gebe ve hekimin özel ekipmanlar ile girerek doğumun gerçekleşmesi sağlanmaktadır.
Burada suyun çok sıcak olması durumunda anne adayının kan dolaşımında değişim olabilir ve ani tansiyon düşüklüğü ile plasentaya giden kan akımlarında azalmalar yaşanabilir. Bu da hem anne adayını hem de bebeği risk altına sokabilir. Ayrıca suda uzun süre kalınması durumunda anne adayında terlemeye bağlı sıvı kaybı da görülebilir.
Suda doğumun avantajları nelerdir? Teorik olarak en büyük avantajı; ılık suyun kasları gevşetmesi, zihinsel rahatlık sağlaması ve bu sayede plasentaya giden kan akımının artarak daha az ağrılı ve daha kısa bir doğum sürecinin yaşanmasıdır.
Diğeri ise 38 hafta boyunca suda gelişen fetüsün yine sıvı bir ortamda yaşama adım atacağı düşüncesidir.
Suda doğumdaki amaçlar nelerdir? Amaçlar Doğum Eyleminde ve Doğum sonrasında olarak ikiye ayrılabilir:
A- Doğum Eylemindeki Amaçlar Hidroterapinin hem hidrotermal (perinede,vajinada ve servikste rahatlama ) ve hem hidrokinetik (suyun meme başını uyarmasına bağlı olarak endojen oksitosin salınımı) etkilerini sağlamada faydası bulunmaktadır. Aşağıdaki temel kavram dikkate alınarak tıbbi girişim için gereksinimi en aza indirmek amacıyla girişimsel olmayan bir gevşeme ve ağrıyla başa çıkabilme yöntemi sunmaktadır:
Anne adayının sudaki göreceli ağırlıksızlığı su içindeki bedenin tüm yüzeylerinde eşit basınç yaratarak ( bedenin altındaki yatak şiltesinin sürekli aynı noktada uyguladığı basıncın zıddı olarak) harcanan enerjiyi azaltır ve anneyi destekler.
Gevşemeyle birlikte anne adayı daha az ağrı hisseder. Daha az ağrı,daha az endişeye neden olur ve bu durum da adrenalin düzeylerini düşürerek endojen oksitosin ve oksijen akışının sürekli olmasını sağlar.
Kalpten çıkan İnferior vena cava damarına dışarıdan bası olmadığı için rahme giden kan akımı artacak ve rahimdeki kas dokusuna daha fazla oksijen gitmesi daha etkili kasılmalara neden olacaktır.
Suda hafif vazodilatasyon (damarlarda genişleme) gerçekleşir ; bu durum anne adayının kan basıncını hafif düşürür ve nabzını hafif yükseltir. Sonuçta uterusa ve fetusa giden oksijen miktarı artar.
Anne adayının doğum eylemi esnasında fetal inişe yardımcı olabilecek bir konum almasını sağlar.
B- Doğum Sonrası Amaçlar Doğum yapan kadına doğum masasına oranla, daha esnek ve daha düşük riskli bir ortamda doğurma seçeneği sunmaktadır. Doğum eyleminin normal fizyolojik sürecini hızlandırarak; bu eylemin hastalık gibi görülmesinden çok, bir iyilik durumu olduğunun düşünülmesini sağlamaktadır. Anne adayının kendi doğum yapma sürecinin denetimini sağlamasına yardımcı olmaktadır. Yenidoğanın yeni bir dünyaya daha yumuşak bir şekilde geçişini sağlamaktadır.
Suda doğum kimler için uygundur? Öncelikle anne adayı hidroterapi isteğini belirtmiş ve doğumunu yaptıracak kişiye onay vermiş olmalıdır. Anne adaylarının tekrar eden, tedavi edilmemiş vajen, idrar yolu ve cilt enfeksiyonları olmamalıdır. Anne adayının ve fetusun yaşamsal bulguları normal sınırlar içinde olmalıdır ve sıcak suya girmeden önce bebeğin reaktif bir NST'si olmalıdır. Sıcak su içindeyken anne adayının ve fetusun yaşamsal bulguları aralıklı olarak izlenmelidir.
Kimler için uygun değildir? Anne adayının ateşinin 38 santigrad değerinden yüksek olması veya anne adayında enfeksiyon şüphesi olması Amnionit (plasental zarların enfeksiyonu) Fetal distres (rahim içindeki bebeğin sıkıntıya girmesi) Fetal kalp atımını dinlemenin uygun olmadığı ve sürekli elektronik fetal kalp atımı izleminin gerektiği her türlü durum. Yüksek Riskli Gebelikler: - Aşırı vajinal kanama - Fekal materyal (koyu mekonyum vb ) tarafından kirletilmiş amniotik sıvı - Pozitif HIV (Aids testi) durumu - Malprezentasyon (Bebeğin kanal içine girişindeki farklılıklar) - Koyu partiküllü mekonyum ( Perinede aspirasyonu gerektirebilecek derecede) - İlk trimester USG ile doğrulanan gestasyon yaşının 36 haftadan küçük olması - Cheshire Tıp Merkezi’nin veya hekimin inisiyatifinde olan herhangi bir diğer durum
Suda doğumun dezavantajları nelerdir? Gebenin "travay" yani ağrı eylemi sırasında bebeğin NST (Eksternal tokografi) ile kalp atımlarının izlenememesi bir dezavantajdır.
Yine, bebeğin göbek kordonunun kısa olması gibi durumlarda aniden su yüzüne çıkan kordon kopabilir ve bebek kan kaybedebilir. Bu da kan transfüzyonu gereksinimini arttırabilir.
Sonuç olarak... Konuyla ilgili yapılan ve normal doğum ile suda doğumu karşılaştıran pek çok araştırmalarda yarar veya zarar etkisi açısından her iki doğum şeklinin birbirine karşı çok üstün avantaj ya da dezavantajları bulunmamakla birlikte, suda doğum özellikle son yıllarda pek çok çift tarafından tercih edilen "alternatif bir doğum yöntemi" haline gelmiştir..
Bu konuda hekim tecrübesi, hastane koşulları ve çiftlerin görüşleri ortak olarak değerlendirilmeli ve karar bu yönde şekillendirilmelidir.
Ankara/ Cebeci'deki Zekai Tahir Burak Hastanesi'nde (Büyük Doğumevi) 2006 yılı başı itibari ile suda doğum ünitesi açılarak -dileyen hastalara hizmet vermek üzere- hizmete girmiştir.
Bilimsel Yayınlar: I. Eberhard et al. Experience of pain and analgesia with water and land births. J. Psychosom. Obstet. Gynecol. 2005.Jun; 26(2). 127-33) II. Am J Obstet Gynecol. 2004 May;190(5):1211-5. The risks of underwater birth.